26 Ağustos 2014 Salı

Hiç Kuşu'na ne güzel mektuplar geliyor


18 Ağustos 2014 Pazartesi


Hiç Kuşu'nun Çaresizlik ve Umut Nesneleri








Bazı kitaplarla hem içsel hem de fiziksel olarak kolay kolay vedalaşamam. Okudukça kalbimi ağrıtan öyle kitaplar olur ki, evin içinde dahi oradan oraya benimle gezer durur. Çalışma masamdan yatağa mı gidiyorum, onu da alırım yanıma. Salona, kanepeye mi gidiyorum, hoop o da benimle… Mutfağa götürdüklerim bile vardır, yemek yaparken masanın üstünde durur.
Hiç Kuşu bunlardan biri. Döne döne okuyup, Hiç Kuşu’nun çelik tüylerini okşadım, ışıklı kara gözlerini sevdim. Yıldız İlhan Türkçe yazıyor. Yalnızca dil olarak değil anlam olarak da Türkçe yazmaktan bahsediyorum.
O da nedir, diyenler. Ahenkli, uzun, yer yer devrik cümlelerle anlam katmanlarına gizlenmiş bi dolu sessiz çığlık, bi dolu ah! Öykülerin derinliği boyu aşıyor, bunu söyleyelim. Yoğun öyküler bunlar, dibe çekiyor insanı. Zaten yazar ‘hayatındaki tüm mağlup meleklere’ ithaf etmiş bu kitabı.
Kitap ve öykülerin kahramanlarını, içeriğini anlatan çok güzel yazılar yayınlandı. Tekrar etmeyeyim. Ben öykülerin hemen hepsinde soğuk bir ışıltıyla parlayan çaresizlik ve içimizde sıcak bir kıvılcım çakan umut nesnelerinden söz etmek istiyorum.Çelik, metal, demir ve keskin nesneler ile çaresizlik; Hiç Kuşu’nun sert tüyleriKafesler: Kentin en dar sokağı, ara ara söz alır. “Taze sermayeler yaşlandı, kafeslerden baka baka üç beş yılda” der. Demir parmaklık yoktur, kimse mahpus değildir, ama kaderlerine mahkûm kadınlar oluşur zihnimizde. Ardından “Numaram, adım değişti durdu” der, sokak. Metal sokak plakaları aklımıza çakılırken kadınlar da sonsuz bir döngüyle pencere demirlerinin arkasına, hayatın arka bahçesine çakılırlar.
Anahtar: Evsiz insanların içinde evi olan biri anahtarını iple beline bağlar. Hayat sigortasıdır. Şişko kadın ve evsiz iki erkek bir kış gecesinde sonsuz gibi görünen merdivenlerin tepesindeki gecekonduya çıkarlarken kadının beline bağlı anahtar soğuk soğuk parlar. Eksi dereceli hava durumlarında o anahtarın açacağı dama –“nem kokuyor bu oda, ıslak bez, sidik, aybaşı kanı, çöp. En kallavisinden çürük kokuyor”-mahkûmdur evsizler.
Makas: Öfkeli bir hanım oyuncak bebeğin saçını kesip gözünü oyar. Ama ölen oyuncak bebekler değildir. Yüzü solan bir annedir.
Çıkırdayan gazoz kapağı takılı tel araba: Çocuk tel arabasını bırakıp siyah bir arabaya biner. Arabaya bindiği anda hayatının çıkmaz sokağına girecektir. En sonunda “hevessiz” babasına varır çıktığı yol. Gazoz kapaklı çıkırdayan tel araba geri dönülemeyecek bir yaşamı simgeler. Gerçek siyah araba kahır hayatının başlangıcıdır.
Siyah poşetler: Onlara ulaşılabiliyorsa umut vardır. Üç beş şişe şarap, bira, leblebi demektir onlar. Efkar dağıtılabilir. Galata köprüsü hatırlanabilir, oltada çırpınan istavritler… Hayat hayal etmektir belki. Kaybedenlerin öykülerindeki umut haliyle naylondan oluyor maalesef.
Sele: Örtüsünün kenarı dantellidir selenin. “İçinde üç küçük kavanoz, kahve, toz şeker, çay. Üç çay bardağı, iki kahve fincanı, tek bir kaşık” vardır. İçimize bir umut düşer. Melek bir kadının omzuna konmuştur Hiç Kuşu.
Kırmızı kemer: “Çocukluk denilen o yalan zaman, o kocaman kara delik, kalbimin çekmecesinde sararmış bir kağıda sarılı öylece duruyor,” der çocuk. O tokalı kırmızı kemeri, başını okşayan tek öğretmene vermek ister. Karnında binlerce çakıltaşı varmışcasına bir ağrıyla yaşayan küçüğün ağrıları dinecek sanırsınız.
Aile, kadın- erkek, ana-oğul, baba- oğul, erkek, erkek, erkek (bissürü), kadın, kadın, kadın (onlar da çok), çocuk öyküleri. Kahramanlarını ölüm, sokak, yalnızlık, delirmeye varan esriklik gibi sarsıcı sonlara götüren öyküler.
Tadımlık:

“Sigaran bitiyor, kahven yine soğudu. Saçlarını kesecek misin bugün? Bugün eskimiş yüzünü gösterecek misin güneşe? Upuzun bir yolu keyifle yürüyerek ellerin ceplerinde bir başına. Evini ısıtacak mısın bugün? Sıcak hatta kaynar bir mercimek çorbası nasıl yakışırdı gününe, akıl edecek misin? Şarabın var mı akşama? Peynirin? Söylenecek şarkın?

Yalnız mısın, yine yalnız?” (Sayfa 72)

Hiç Kuşu, Yıldız İlhan, Öyküler, Kibele Yayınları

Dinlemek isteyenler için Ağır Aksak dile geldi.

Boş bira kutuları: “Kalabalık bandosu yalnızlık faslının sesini bastırabilse” diye düşünür ama unutur şair. Sokak ahalisiyle ‘efkârı acil boğazladıkları’ gece etrafta içenlerin boş bira kutularını toplar, gürültüyle patlatır. Can sıkıntısından zannederiz. Çöpten bira, kola vb metal kutu toplayan Yoldaş Osman’a bir saygı duruşudur oysa. Başka bir öyküde denize yakın bir yerde gazete kağıdına sarılı biranın bitmesini bekler biri. Hemen oracıkta alıp ezerek torbasına atacaktır. Buna muhtaçtır.

Çakı: “hani şu her işe yarayanlardan.” Çaresizlik nesnesi diyorum ama işe yarayan bir nesnedir aslında çakı. Hiç Kuşu’nda da bir işe yarıyor. “ Çorba paketinin ağzını bir uçtan bir uca keserek, sıyırır gibi açtı ve boşalttı tasın içine, titreyen elleriyle, birazı oraya buraya savruldu”. Öyle zamanlar geçirmiştir ki çaresiz o eller, bir paket hazır çorbayı açabilmek için o keskin çeliğe, çakıya ihtiyaç duyar. Vücudun söz dinlememesinin ispatıdır çakı. Ne söylense yapamayacak bir bedenin ispatı. Öyle bir kara mucizedir ki, soğuk bir kış gecesi donmak üzere olan Tiviti’yi kurtarır. “Tiviti’nin camdan topu aniden durur.”!

Maşrapa: Bahşiş maşrapalı öykü en paralı öyküdür. Evsiz Yoldaş Osman’ın eline yüklüce bir para geçer. Paranın Yoldaş Osman’a yakışacak şekilde tükendiği zamanda -sonradan anlarız bunu- “akordeonuyla roman, bozuk para maşrapasıyla küçük kız girer “ kadrajımıza. Sokak müzisyenlerinin maşrapasında -“Ah, böyle hüzünlüsünü çalarlar mıydı bu romanlar şarkının?”- biter her şey. ‘Kemanın yayı tek tek atar tellerini çıt çıt’. Maşrapada çınlar adeta, kaderin bahşişi gibi. Gecenin sonu bir hayatın da sonudur.

Muhtar Çakmağı: Çalışmayan arsız kocasının “tütünüm bitti” deyip ölü yıkayıcısı karısına tütün siparişi vermesidir çaresizlik. Çakmağın çakırtısı örtülen kapıların sesine karışır. O ses adamı kadının hayatına ömrünü çürütecek bir mıh gibi çakar.

Saten yorgan, kara poşet, sele, kırmızı kemer ile naylon umutlar; Hiç Kuşu’nun kara gözleri

Saten Yorgan: Sümbül gülkurusu saten çeyizlik yorganını Hıdrellez gecesi örtününce dünya daha iyi bir yer olacakmış gibi geliyor insana. Her kadının çeyizlik bir saten yorganı olmalı diye düşünüyorsunuz. Hiç Kuşu’nu yakalayıp ışıklı kara gözlerinden öpmüşsünüz gibi bir his.

Vurguladığım bu nesneler aslında öykülerde metafor olarak değil cümle içinde sadece birer kelime olarak geçiyorlar. Yarattıkları etki öykülerin atmosferini belirliyor. Yıldız İlhan'ın şairliğinden geldiğini düşündüğüm müthiş bir atmosfer ustalığı var.

Aile, kadın- erkek, ana-oğul, baba- oğul, erkek, erkek, erkek (bissürü), kadın, kadın, kadın (onlar da çok), çocuk öyküleri. Kahramanlarını ölüm, sokak, yalnızlık, delirmeye varan esriklik gibi sarsıcı sonlara götüren öyküler.
Tadımlık:

“Sigaran bitiyor, kahven yine soğudu. Saçlarını kesecek misin bugün? Bugün eskimiş yüzünü gösterecek misin güneşe? Upuzun bir yolu keyifle yürüyerek ellerin ceplerinde bir başına. Evini ısıtacak mısın bugün? Sıcak hatta kaynar bir mercimek çorbası nasıl yakışırdı gününe, akıl edecek misin? Şarabın var mı akşama? Peynirin? Söylenecek şarkın?
Yalnız mısın, yine yalnız?” (Sayfa 72)

Hiç Kuşu, Yıldız İlhan, Öyküler, Kibele Yayınları

Dinlemek isteyenler için Ağır Aksak dile geldi.

17 Nisan 2014 Perşembe

hiç kuşu

hiç kuşu'nun ilk mektubu geldi

KALBİME KONAN HİÇ KUŞU

                Bir kitap nasıl okunur? Herkesin kendine göre yöntemleri vardır elbet. Yatıp yuvarlanarak yatakta, oturarak ciddiyetle masada. Bunlar şekiller. Şekillerin dışına çıkarsak eğer, bir kitabı göz okur, beyin anlar diyebilir miyiz? Düz mantıkla evet. Ama öyle kitaplar vardır ki, kalbinizle okutur kendini size. Sezgilerinizi harekete geçirir, algılarınızın sınırlarını zorlar. Bu o kitabı yazan yazarın maharetidir doğal olarak. Yeni çıkan Yıldız İlhan’ın Hiç Kuşu adlı öykü kitabından söz edeceğim. Bu yüzden bu yazının girişi böyle olmalıydı.       
                Kitabın adını göz önünde tuttuğumuzda yukarda ne demek istediğim az çok anlaşılıyordur tahminim. Yıldız İlhan, sözcüklerin düz anlamlarını alt üst ederek okuru kendi sezgilerine teslim ederek bulduruyor manayı.  Sözcükler yüklendikleri anlamlarla ağırlaşırken dil yoğunlaşıyor, sıcak bir lav gibi yakıyor içinizi zaman zaman. Her öyküyü okuyup bitirdikten sonra bir nefes alma, durup dinleme ihtiyacı duyuyorsunuz. Özellikle dinleme dedim çünkü aynı zamanda dinlemek gerekiyor Hiç Kuşu’nu. Kitaptaki öykülerin kahramanları hep kenarda, hep kıyıda ama bir yandan yaşamın taa içinde hatta dibinde. O kahramanların hikâyeleri var dinlenecek, o hikâyelere tanıklık eden her şeyi de dinlemek gerek bir yandan da. Yıldız İlhan hikâyelerinde kullandığı nesnelere de ses veren bir yazar. Hiç Kuşu konuşur, savrulan sözcüklerin gergin ipindeyim, der. Sonra sokak. Hep kaybetmişlerin yurdu oldum, der örneğin onları kucaklayarak. Yaşadığımız ya da geçtiğimiz sokağı dinlemek isteriz biz de, içimizde hissetmek.  Kitabın son öyküsünde her şey herkes konuşur. Kedi, ev, durak, yüzük, denizin üstündeki duba, ada... Hikâyeye tanıklığı olan her şey.  Tabi onları duymak için kulaktan fazlasına ihtiyaç var.
                Kanat çırpışlarını duyuyor musunuz? Ömür dedikleri yalan kuşu, Hiç Kuşuna dönüşüp uçuyor uçuyor, sayfa sayfa, sözcük sözcük kalbimize konuyor ve ordan okutuyor kendini. Hayattan topladığı hikâyeleri yine hayata savuruyor tüy tüy.
                Raflarda okunacak bir dünya kitap var. Bu kitabın farkı ne diye sorarsınız eğer, okuyun bitirdikten sonra kalbinizin üstüne dayayıp dinleyin, derim.

                                                                                                              nermin gürbüz

15 Nisan 2014 Salı

savrulup gidiyor hayat dediğin, yazmaktan maksadım savrulanın kalbe dahli

biz kalbi yakın, vakti, yolu uzaklar.kaleme kağıda dil yatırmışlar. çayı koyudan açığa sıralamışlar. hasreti daha yanındayken bilmişler. ait olmanın sözde başladığına inananlar. kısa kısa söyleştik, uzun uzun dertlendik. içimize ulak salıp, birbirimizden haber derledik. kuşların gagasında bu cümleleri size iletmek isteğim oldu.



Gönlüm: 
JuJum, bak baken bu kız ne yapıyor:))




Nerm:
o kız güneşli bir günde kendini güneşe ve çimenlere bırakmak isteğiyle eşofmanlarını, spor ayakkabılarını kuşanıp yürüyüşe çıkmış zannedersem. sonracıma yürürkene ve aynı zamanda laylay lom diye şarkı söylerkene yerde gözüne bir şey takılmış, yakından bakmak istemiş. ama yürüyüş esnasında yakın gözlüğünün işi ne deyip gözlüklerini yanına almadığı için ellerini gözlük yaparaktan dikkatini cezbeden o şey her ne ise onu yakından görmeye çalışmaktadır diye düşündüm. ya da yukarda dediğim gibi yürüyüşe çıkan kızın karşısına onu hayretlere gark eden öyle bir şey çıkıyor ki karşısındaki şeyin onu kör etmesini engellemek için hemen eğilip elleriyle gözlerini saklıyor. ama merakına engel olamadığından gözlerini tam olarak kapatmamak için kapatır gibi yapıyor. karşısına çıkan şey ne ola acaba diye düşünürkene havadaki ışığın her yere eşitcene yayılmasından ve kızın iki büklüm olaraktan kendini kaybetmesinden acaba bu aşk mı ola ki diye düşünmeden de edemiyor insan inanır mısın?

sahi o kız ne yapıyor:))))



Gönlüm: 
Olmayan aşkı, olmayan yerde, olmayacak bir şeyle olmayacak şekilde oldurmaya çalışıyor bence:))

Nerm:
eğer öyle ise canım işte karşımızda gerçek bir YILDIZ!!!!!!!!
arayış hiç bitmesin hiçbirimiz için:) olsa da olmasa da:))))
heparayanlardanbiriolaraktanjuju


ben: 
verili hayat: o kız artık kocamış bir kız, eğilip bükülme biçiminden ve artık kamburlaşmış sırtından pek belli. avucunun içinde kaybolmuş eski bir fotoğraf makinesiyle minik bir çiçeği beyhude çekmeye çalışıyor.

edebi dil: o kız ömrünün ağrısını bitip tükenmek bilmeyen meraklarına sarmış, kırlarda kendi kişisel tarihinin kısa vadeli eşlikçilerinin izini, yolculuğunun hevesine katıyor.

özgün edebi dil: bakınız Nerm'in ve Gönlüm'ün yazdıkları :)


Nerm:
direnmenin estetiği: verili hayata, hiç bitmeyen verilerine canın cehenneme demektir ve eski bir makineyle minik bir çiçeği çekmeye çalışmaktır. 

edebi talep:  o kız nerm'i de eşlikçisi kabul edip yolculuğunun hevesine katabilir mi?

ebedi soru: gönül bunlar nerden aklına gelir??:)) 

ben: 
Nerm; direnmenin estetiğine yatırdığım kalbimle, hevesimin yoluna eşlikçiliğin her daim kabulüm ve sevincimdir.

Gönlüm;  "aramakla bulunmaz vesile"yi elbet ve her daim katar aramıza ki işi güzelliktir. 


19 Eylül 2013 Perşembe

çoğu okundu ama

Tutku'nun anneler günü hediyesinin bir kısmı bu kitaplar. Karadeniz gezisi tefrikasının arasına girdi, çoğu okunup kaldırıldı ya da kaybedildi bile ama fotoğraf elime geçince üç beş satır yazmadan edemedim.

Heba beni heba etti, çıkacağı hafta okuma grubunun listesine aldıydık zaten. Farmakon, akıl, akıl sağlığı ve yitirilen akıllarla ilgili inanılmaz bir serüven. Malafa,  insanı yazdıklarından soğutacak zeka şöleni. Alper Canıgüz de öyle, Cehennem Çiçeği de tez zamanda okunmalı, beş yaşındaki dedektif Alper Kamu'ya doyamadım ne de olsa.

Eroğlu'nun bu kitabını Karaburun'da geçiyor diye öncelemiştim, her zamanki Eroğlu, düş kırıklığına uğratır mı hiç?

Şule Gürbüz'de bir duralım, onu bilenler iyi bilir zaten.

Ve Sine Ergün, Bazen Hayat, gencecik, ödüllü, zarif bir kalem, edebiyatımıza hoş gelmiş.

20 Ağustos 2013 Salı

oy fırtına deresu

Akşam kaldığımız yerde dev ateş, çay sürekli (başka bişey vardı da biz mi içmedik) hızlı Hemşin Halayı öğretisi, sohbet.
Uzun süredir şiir yazmıyordum, gidip çağıldayan suyla aktım biraz.
Bir derenin yanında yaşayıp, kulaklarım susesiyle dolu bu kez, sivriliklerimi bir iyice  törpüleyip yuvarlak bir taş olana kadar diye düşündü içim.

karşılayıcı


burda konaklanmaz mı

Hatta köprü çok sallanıyor diye geri dönmekten korkulup yerleşilir bile.