27 Ekim 2009 Salı

ÖYKÜNÜN "Ğ" HALİ


Hayatımız...

İçinde insana dair tümü taşıyan, içinde aslında yeniye yer bırakmayan bir yüzyılda, yeninin kocaman karınlı bir yalan gibi diretildiği üzgün hayatımız.

Kalabalık otosüs duraklarına, insan selinin öfkesi gizli enerjisine tutsak caddelere, avare gençlerle örtülmüş cafelere, büyük komplonun tıka basa doldurduğu TV ekranlarına mahkum hayatımız.

Vicdanın eskimiş bir kadın adı olarak algılandığı, vefanın bozacı sayıldığı, bir dostluk gösterisinin şaşkınlıkla karşılandığı zamanlara yayılan hayatımız.

Konuşma balonlarını, unutma balonlarına kaptıran çizgi roman, hayatımız.

Bekleyeni aşağılayan, yürüyüp gideni alkışlayan, yüzünü ağlama duvarına döndürmüş hayatımız.

Dünyayı kanla ateş kaplamışken, yüzüne çelik kapı taktıran hayatımız.

"Kime"sorusunu hiç düşünmeden "bana, bana" diye yanıtlayan egolarla çevrili hayatımız.

Kini, nefreti, acımasızlığı, bilgisizliği, ukalalığı, şımarıklığı, adamsendeciliği, bencilliği, düşüncesizliği, sorumsuzluğu, aptallığı, saygısızlığı, sevgisizliği, tapınmayı kutsayan hayatımız.

Bu hayatı "hayatımız" kılmak istemeyene, oturup öykünün "Ğ" halini yazmak düşer artık...

24 Ekim 2009 Cumartesi

YILDIZ HANIMI SEVME DERSİ


Cumaya kadar yalnızca düşünüldü, düşüncenin tüm kapıları sonuna dek zorlanarak. Bişey çıkmadı, hiçbişey.

Aslında düşüncenin dağınık kümülüsleri omuzlarımıza dek ağmışken bunun mümkünsüzlüğü algılanmalıydı, hatırlanmadı nedense.

Cuma akşamüzeri Deniz'le savrulunca serinledi ortalık. Netleşti pek çok şey, kağıda serpildi usul usul.

Salı akşamı Dilizi'nde buluşuldu. Gönlün "çok acı var" dan yola çıkışına tanıklıktan, cozmosun büyük acısına dek sözcükler, sözcüklerle yüründü.

Çarşamba büyük gündü, son hazırlıklar tamamlandı, silahlar kuşanıldı, deneyimli krallardan son tavsiyeler ve başarı dilekleri edinildi. Yetmedi, Helen ülkesinden gelmiş iki güzelin Girit, Atina, Samos, İzmir türküleriyle bastırılmaya çalışıldı sinsi karın ağrısı heyecanımızın.

Sonrası bir fırtınaydı şömineli odada kopan. Kadın erkek 18 neferi yazının, sözcükleriyle katıldılar büyük savaşa. Üstelik şimdiye dek eşi görülmemiş bir özgürlük hakimdi alana. Disiplin, dayanışma, korku hakgetire.

Kanatlarının omuzlarından usulca fışkırdığını gördük neferlerimizin, söyledik de tespitimizi. Günün sonunda bu kanatlardan kopan tüyler uçuşuyordu şömineli odadaki fırtınada.

E, daha ne olsun?

Yıldız Hanım karanlıkta tıpır tıpır küflü köşküne doğru yürürken bir sonraki fırtınayı düşününce geri geliveren karın ağrısının dışında?

17 Ekim 2009 Cumartesi

DÜŞLERİN DOĞUSU


Düş dediğimiz şey bir tatlı olsaydı, ne olurdu sizce?


Keşkül-ü Fukara değil elbet. Olsa olsa kocaman bir pasta olurdu, şöyle içinde binbir meyva, krokan, ceviz, badem, kreması, çikolatası bol. Keki ehven kabarmış.

İçine de sirkeyle karıştırdığınız tuzruhundan bolca bir sos ekleyin, alın size düşlerimizin pasta hali. Yılların acısı, korkusu, endişe duygusu, hasreti. Yalnızlığın kekremsi kokusu, yitirilenin geri gelmesi imkansızlığının bilinci. Yarına dair gitgide azalan beklentilerimiz ve çıplak gerçeğin önümüze halı gibi serilen ön bilgisi.


Bir hayvan gibi tanımlamak isteseydik düşlerimizi, ne çoğundan iz taşırdı. Bir panterin avını aniden yakalaması, aslanın vuruşu, yılanın sokuşu, çakalın ısırışı. Zihin denilen muammanın avcunun içindeki uykuya anlamsız eziyeti. Arada bir neyse tavuskuşunun pırıltısı.


Bana sorarsanız ama... aslında martıya benziyor düşlerimiz. Gökyüzünün süsü, görkemi. Yere doğru alçaldıkça ürkütücü. Sesiyle korkutucu, ağzındaki balıkla zalim. Boğaz'dan atılan oltaya takılınca komik. Çöpe razı olunca trajik.



Düşlerimiz, verili hayatın silgisi, gece sultanın işkencecisi. Yarının uyaranı, vicdan temizleyicisi.

Kendi yönetmenliğimizde çektiğimiz filmler dizisi.


"Hayrolsun" la başlayan anlamlandırma çabası, "Yoran Rüyalar Kitabı"na eklensin bundan böyle. Benim yolculuğum düşlerin doğusuna...

14 Ekim 2009 Çarşamba

AYRINTIDAKİ ŞEYTAN!..


Çocuklar sokakta yürüyorlardı. Yeditepe çok ama çok soğuktu. Ben de yürüdüm onlarla gece boyu. Hala sıcak sayılacak kentimde ayak bileklerim dondu. Ben onların öyküsünü yazarken, onlar, acımadan yarattığım kahramanlarım, benim de yüzüme baktılar birbirlerine baktıkları kadar.

Sanki "Neden" dediler, "Güzel bir masal anlatmayı unuttun mu sen? Bizi prens yapmayı beceremez misin? Şömineler yakamaz mısın bize? Üç dileğimizi gerçekleştirecek bir dev çıkaramaz mısın eskimiş lambandan?"

O masallar eskimişti. O eskimiş masallar mutlu mesut olmayan evlerin, mutlu mesut büyütülmesi planlanan çocuklarına anlatılıyordu artık. Ve dünyanın öteki çocukları kayıptılar. Kayıp ilanlarının, haber bültenlerinin, ciddiyetsiz medya programlarının arasına surettiler.

"Çocuklara kıymayın efendiler" dizesinin on yıllar sonrasında, utanıp kahrından yeniden ölürdü şair.

İşte ben de utanmayıp, usumda yarattığım iki çocuğu gezdiriyordum, bir gece yarısı, yeditepe'nin sokaklarında, fena fillah makamında bir soğukta, kaba gerçeklik, ince ayrıntıda, kendi şeytanımla birlikte.

Kan çıkmazında bitti hikaye...



13 Ekim 2009 Salı

CANI SIKILANLAR İÇİN HAYAT BİLGİSİ


Yorgun prensesin canı sıkılıyor epeydir.

Can sıkıntısı artık hastalık oldu onda, yoksa sıkılmaya herkes kadar bir prensesin de hakkı vardır, itiraz istemem.

Her ay yazması gereken sayıda yazıyı yine yazamamıştır.

Kurduğu söylem yeterince güçlü bir intiba bırakamaktadır insanları üstünde.

Yakınlarda çıkacağı gezide anlatacağı hikayeleri kurgulayamaktadır gereken şiddette.

Gün bir uykuyla diğerinin arasına sandviçin peyniri misali döşeyebildiği zar gibi ince söylemlerle uçuşup gitmektedir.

Tebasını oluşturan kurşun kalemler sanki bir isyanın ilk neferleri gibi sırra kadem basmışlardı. Küflü sarayın her bir köşesi arandı, tarandı, geriye kalan birkaç yaşlı ve işe yaramazın dışında hiçbiri bulunamadı.

İki kocaman öykü cildi de bulunamadı. Belli, saraya yaman hırsızlar dadanmıştı, prensesi can evinden vuran. Hırsızların sabıka kayıtlarını bulabilmek için hafıza ustaya başvuruldu ki, hepten yararsız. Hafıza ustanın kendine yararı yok son günlerde.

Eh, dedi prenses içinden, bunca ihmal edersen sevdiklerini olacağı bu. Diğer prenseslerin aksine, bizimkisi halen bir susmaz vicdanı taşımaktadır. İyi bişey mi bu, bilmem, orasına siz karar verin.

Prenses küçük ülkesinin sınırları içinde, kendinden bekledikleri ve kendinden beklenenler arasında-bu ikisi de aynı şey belki, kim bilebilir- tıkanmıştır.

Tıkanıklığının tüm ülkeyi etkilediğini sanmakta, sanmakla da büyük bir yenilgiye adım atmaktadır aynı zamanda. Bir yandan da bilir ki, kocaman geniş karınlı bir yanılgıdır bu hayatın önünde. Bilir de seçenekleri gözardı eder. Bilir de bilmezden gelir. Bilir de elinden bişey gemez. Bilir de...

Aslında ve belki, ve sanki kesin; yorgun prenses hiçbir şey bilmemektedir olup biten hakkında...

GERÇEKLİKTE, GEMİLER TERKETMEKTEDİR FARELERİ...E.Ayhan


Hiçbir şey hayatımızı değiştiremez, hayatı iptal eden kuvvetlerin içimize aşama aşama sızması dışında hiçbir şey.


E.M.Ciroan(Çürümenin Kitabından)

7 Ekim 2009 Çarşamba

BU SABAH

içim ilmek üstüne ilmek atıyor
giyeceğim hırkayı örer miyim içime

6 Ekim 2009 Salı

BANA NEEEE... BANA NEEEE

Frankon, farfisfon, flenigın, dalaylama ve kombi zortik.

Yazdıklarımın yanında bunlar bile anlamlı gelmeye başladı. Anlamını dolduramadığımın dünyasında.

Bir daha bir işi tamamlamadan dillidüdük edenin, projelerinden yana yakıla konuşanın, kendinden büyük işe soyunanın, ben hallederim diyenin, korkma az kaldı diye sayıklayanın buzdolabındaki donmuş iki tavuk budunu Tibet'e kadar kovalasınlar.

5 Ekim 2009 Pazartesi

OYNAR MISIN BENİMLE...BENİMLE OYNAR MISIN?

Yıllar önceydi, bir oyun tasarladık.

Meğer kurguladığımz şey,
kendimizle bir oyun oynamakmış, oyun yazacağım derken.

Zaman sunulmuştur, zihin, birikim, altyapı, düş gücü ne varsa işte yoksul heybemizde,
hepsi sunulmuştur bu oyunun emrine.

Geriye ne kalmış ki diyene, karar verilmiştir, kızılacaktır.

Gündüz kahve, gece bira, gece ve gündüz için sigara stoğu yapılmıştır. Çıkılmamaktadır sokağa üstelik,
İKİ GÜNDÜR...

E iyi işte aferim diyene, karar verilmiştir, daha da çok kızılacaktır.

Mizahımız yitirilmiş, zekamız unutulmuş, sözcüklerimiz sloganlaşmasın ürpertisinde kuzulaşmış, tümcelerimiz bi sigara kadar bile keskin çekilememektedir paketinden.

Tıkanmaya razıyızdır, ona bile, karnımızın sancısı bizi terketmemekte, yazının başından kalkılamamaktadır.

Güzelim sonbahar ekiminin çağrısına daha ne kadar yüz çevrileceği bilinememekte, dün kaçırılmış pazarın domatesleri pişmanlığa dönüşmekte, adabı kaçmış uykuların defteri dürülememektedir.

Oyun ha?

KENDİNLE OYNAR MISIN?

1 Ekim 2009 Perşembe

ÇARŞAMBAYI SEL ALDI


Çarşamba için öngörülen hiçbir şey yapılamadı çünkü.


Ne sokaklarda yürünebildi uzun, ne güneşin tadı çıkarıldı. İçimizin köpüğü içimizde kalmasa da fazla, kapalı mecralarda oyunlara aktarıldı. Cama bakıldı su yerine. Dostlar özlendi. Kahveler soğudu, bir şiir olsun akmadı çekmeceye üstelik.


Olsun, denildi. Yarın başka bir gün nasılsa. Yarın bugün olunca ertelemeli işlerin falına bakıldı, öngörü teması bugünün güneşine nasip oldu kısacası. "İyiyiz işte daha ne olsun" mesajları verildi bir kaç ah çeken dosta, kendimiz de iyi oluruz böylelikle diye diye...


Yakın'dan Barthes alınacaktı, "Yazının Sıfır Derecesi", unutuldu, tüh oldu...


Yazının başka bir derecesinde, ne olacağı belirsiz sayıklamalara başlandı.