28 Mart 2013 Perşembe

Rüyalar ve Ejderhalar

Bu aralar okuma Grubumuzda Karanlığın Sol Eli'ni okuyoruz ya Ulu Ursula yıllar sonra yine düştü hayatımızın gündemine. Yok burada Ursula'dan ya da kitaplarından söz edecek değilim bugün. Rüyalardan bahsedecekken onun kitabının adını başlığa yazmaktan kaçınmadım yalnızca.

Bilenler bilir, rüyalarla başım her daim dertte olmuştur benim. Yıllar yıllar boyunca uyku imparatorluğunun sınırları içinde dönenirken, boşluğu sevemeyeşimden olacak, pek şahane rüyalarla halvete girerim. Öyle olur ki uyur uyanır görmeye devam ederim rüyalarımı. İmparatorluğun sınır taşları arasında da yani az ayılınca, işleyişini, devamını, sonunu değiştirir dururum. Yıllarca böyle süren ve her sabah bana üç film bir arada seanslarının yorgunluğunu sunan zamanlardan sonra bir kaç aydır rüyalarımın beni terk etmesini, kendilerini benden saklamalarını ise bir lanet olarak nitelediğimi fark ettim. İnsanhayvanı işte, durumdan hep bir rahatsızlık çıkarır kendine.

Çalıştım bu aralar, çok çalıştım rüyalarımın tadına yeniden varmak için. Zorladım belleğimi, neredesiniz dedim, yatmadan ve uyanınca.Şükür birkaç gündür sabahları değilse de ummadığım anlarda, birden ve parça parça açtılar kendilerini bana yine, yeniden.

Ben de gecenin içine atılan bu muhteşem parçalardan özrümü diledim. İhmal etmiştim çünkü. Korkmuştum onlardan.Yıllardır kağıtlarımın arasında uslu bütün metinler gibi iç çeken sayfalara bakmak istedim Hayatımızın orta yerinde bizi bekleyip duran bütün yarım işler gibi bekliyordu Yoran Rüyalar Kitabı'nın gariban sayfaları. Onları var edilenin yok edilmemesi gibi kendimce bir kurama sardım. Rüyalarıma gündüz rüyalarımı da eklemek istedim. Uykuda edinilmeyen, isteyerek yapılanlarla sarmal kılmak. Düşle, düşü zorlayan her türlü imkanla donatmak.

Yoran Rüyalar Kitabı, bir novella uzunluğunda olacak. Gece ve gündüz düşlerini, onların arasındaki aşkı ve nefreti anlatacak.Anlatıcısı ben olan şu ya da bu biçimde değdiğim  bütün ömürlere odaklayacak kendini. Okuruna minik ışıklarla göz kırpacak. Haydi, diyecek, beraber bir düş kuralım. Birlikte bir iş çıkaralım.Birbirimizin rüyalarına, bir kuyuya ince iplerle iner gibi, ejderhaları uyandırmadan dalalım. Onlara bize ait bir uykunun dokunulmazlığını anımsatalım. Sözünü ettiğimiz uykunun kaçmak, saklanmak, susmak olmadığını söyleyelim.Biz bir hayatı böyle böyle, birlikte ömür kılalım kendimize.

 Aylardır yazmadığım burada, kendime bütünlüklü bir iş çıkarmak konusunda söz veriyorum belki. Yarımlardan sıkılmış biri olarak yapıyorum bunu, yarım olana bayılan biri olarak üstelik

.İşte ilk satırlar:                                                                                                      

                                                                                      Biz sarhoş olduğumuzda,
                                                                                      üzüm daha yaratılmamıştı.
                                                                                                                  İbn-i Fadr       

   YORAN RÜYALAR KİTABI


   Sesinin kozasından sıyrılıyor Bob Marley, parmağını sallıyor tavandan. “Sen mi yargılayacaksın beni?”
  
   Sesi kozadan ağan ipliklerle sarıyor sehpayı, minik kadehleri, otu, boku. Seni, beni, Haşmetmeabı. Bunlar tetemin çocukken Fuar’dan aldığı pamuk şekerler mi? Neden beyaz? Annem mi, “Ah çocuğum annem” mi kloraklamış şekerleri?

   1.Rüya: Önceki gün görüldü. Koyu yeşil bir denizin üstünde kaza artığı bişeyler yüzüyordu. Gözlerimle – kapatıp- sıkı sıkı tarasam ortalığı şimdi, gördüklerimi, tek tek sayabilirim aslında. Korkuyorum ama bütünü kaçırmaktan. Ben o ardının deniz olduğunu aslında bilmediğim yeşil siyah sudan, ıslanmadan, kitaplar çıkardım. Kitaplar. İki tane. Kapakları eriyip yosun gibi akıyorlardı da içleri kuru. Biri bildiğimiz boyutlardaydı, alışılmış. Diğeri uzun kaldı elimde. Çok kalın, küçük, eski ama yeni de bir yandan. Satenimsi bir dokusu var kâğıdın. Kıyı sandığım yere –ki bir çöplük aslında- bırakıyorum ikisini de. Dönüp dönüp elime alıyorum küçük olanını. Tekrar bırakıyorum, aklım kalıyor. Burada beni beklesin mi? Yürümem gerek çünkü yolum uzun mu? Rüyada bile öyle mi?

     Devamıdır: Bir yerlerde kalıyoruz. Seyahat. Bir mekândan diğerine akıp duruyoruz. Yanımda çok insan var, benim kimsem değiller. Bir gizemli derenin yanından geçiyoruz. İçinde çeşit çeşit hayvan. Animasyondur diyorum kendi kendime, kendime. Ama bir kadının, dereden yürüyenin üstüne çullanıveriyor mavi dinozor balıkçıl. Ardıma bakıyorum yerde yatan kaplan dümdüz bana bakıyor uzaklaşmadan. Açım çok. Uzun bir yemek kuyruğuna girince dolduramıyorum bir türlü yemekleri tepsime. En öndeyim. Ama altta kuru fasulye ve pilav var. Onlardan da almak istiyorum. Kaşığım düşüyor. Herkes bağırıyor bana, isyan çıkıyor. Uzun kaldım burada. İlerliyorum, ama ne yapayım, çok açım ben.

   Yemek tepsimi bıraktığım yerden almışlar sonra, hak ettiğimden çokmuş. Üzgünüm. Rengârenk atölyelerden geçiyorum hevesle.

   Arkadaşım rüyalar renksizmiş aslında diyor. Az boyam olsa gösterebilirim oysa.

                                                           ***

   Çavuş’un evindeyiz. Kendine rüya ısmarlayanlar takımı. El değmemiş rüyaların bedelini ödemeye hazırız. Kendiliğinden gelenin kitabı çoktan yazılıp ciltlenmiş.Ortak bir depo kiralanmış, evren kadar boşluk. Gece boyunca ellerimizle, dudaklarımızla, geçip gitmek bilmeyen çocukluğumuzla, bizi kendinden kusan aşklarımızla, damarlarımıza yürüyen tuzlu sularla, içimizde pırpırlanmayı sürdüren kelebeklerle ördüğümüz, her sabah bıkmadan temize çektiğimiz yeni rüyaları ekliyoruz o devasa depoya. Doldu dolacak şimdilerde, içini bir türlü dolduramadığımız hayat kadar kocaman boşluk.

   Biz o rüyaları kalbimize bırakmak için vasiyetler yazıyoruz..

-         Hey sen, Haşmetmeab! Söndürme çift kağıtlıyı. Adapsız rodeocu! O korda mangal yapacağız daha.

    İnciraltı’na gideceğiz pikniğe. Enginar tarlalarının ortasına. Bıyıkpijamalı, eli ağır, köfte pişirecek. Küçük kızların bacakları görünmesin diye denizi görmeden geri döneceğiz.

   Yeşil Peri’nin rodeocusuna yolladığı absentin şekerini çalanlara yuh bu gece! O şişe bitince halının havlarına hasadı seneye mantar ekilecek daha. Yarın pötikare baskılı, aman leke tutmasın masa örtüsünde yazılacak sonumuz. Kloraklı pamuk şekerde boğuldu hepsi epi topu. Bari Usta’yı kurtarsak Yeşil Peri’nin gazabından, bağırıyor hala, sesinin asidinde eriyor esrikliğim.

   - Sen mi yargılayacaksın beni, sen mi, uzattığın parmağın temiz mi?

   2. Rüya: Bu geceden. Devasa mekân. Ünlü yazarın evi, evleniyormuş. Oradayım, neden? Şamdanlarla süslenmiş bir masada şekerlerini hazırlıyorum. Karşımda yaşlıca bir adam. Gösteriyor, en altta bir küçük kutuya lokum, üstte bir zarfa şeker, başka bir kutuya da çikolata koyup bağlamak gerekiyor. Yapamıyorum bir türlü. Bana malzeme uzatıyor. Renkli kurdeleler. Şakalar yapıyor öyle ince esprili. Ben bişeyim diyor, anlamıyorum. Ama fizikçi diyorum. Fizikçi. Sonra sevişir miyim bu adamla, yaşlı ama nasıl başka biri, ilginç olabilir. Sevişir miyim bu adamla?

   Bütün telgrafları ayırıp bir çekmeceye koydum. Resmi gibiydiler. Düğün için gelmiş. Misafirler şık, alımlı. Yazar da geri döndü nikâhtan. Koca sarayın içinde kötü sedirde en köşede oturuyor. Yeşil gömleği var, sıradan, ona yakıştırmıyorum nedense. Ellerimi uzatıyorum tebrik için. Kutlarım diyorum ama sizi öpemem ellerim soğan ve sarımsak kokuyor, gelinliğim annemin margarini. Bir başkasının düğününde gelinlik giyiyorum, size anlatmış mıydım? Sanırım düğünün şerefine karanlıkta yarışlar düzenlenmiş, üç sıkı dost katılıyoruz. İkisi de atlayıp yüzüyorlar yeşil yosunlarda. Ben hep kıyıdayım.

   Biri sularda ama hiç görmüyorum. Diğer sevdiğim, sabah bakıyorum, sulara atlamak üzerine bir yazı yazmış. Ben kıyıda boğulmadan az önce.

   Bir sigara yakıyorum, uyanınca, yoran rüyalar kitabı kaybolmuş.

Şarkıyı anımsamak isteyenler için, Bob Marley'den Judge Not, eskimiş gibi, mızıltılı melodiler ama sözlere ne demeli? Yeşil Peri Gecesine pek uygundu. 
Ha bu arada Yeşil Peri'yle Ayfer Tunç'a bir selam yollamış olalım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder